Wednesday, January 18, 2012

Genç Werther'in Acıları...

Genç Werther’in Acıları edebiyat tarihinde türü açısından bir ilk olması nedeniyle iyi, varlıklı ve kültürlü bir ailede birçok alanda eğitim almayı başarmış edebiyat dünyasına önemli eserler veren Alman edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe’nin(doğum 1749- vefat 1832) en önemli eserlerinden bir tanesidir.

Eser kısaca aşk acısı, büyüme acısı çeken Werther’in hayali bir kahramana gerçekmişçesine yazdığı mektuplardaki iç ve dış dünyası arasındaki gidiş gelişleri anlatır. Sonunu ise acı bir son beklemektedir elbet. Bu anlamda belki de biraz meşhur ünlü filozof Franz Kafka’nın(doğum 1883 “Metamorfoz (veya dönüşüm olarak Türkçe’sini piyasada bulmak mümkündür)” ve “Milena’ya Mektuplar”ına da temel oluşturmuştur belki de. Ki Kafka’nın Milena’ya mektupları kendisi hayattayken yayınlanmamış vefatından sonra toplanarak kitap haline getirilerek yayınlanmıştır. Bu da bu eseri Werther’in acılarından ayırır bir anlamda ama kitap simsarlarının ve yayın evlerinin belki de “Bunda bir iş var. Bunu bütün dünya okumalıdır” demesine zemin hazırlamıştır.

Werther’in Acıları bir tutam operayla opera bale olarak İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından ilk defa bir bale eseri olarak sahnelenmeye başladı. Werther’i, 2010’da 2. Uluslararası İstanbul Bale yarışmasında Türksoy özel ödülünü yarışmaya büyükler kategorisinden katılarak alan Erhan Güzel canlandırmakta.
Erhan Güzel, bayrağı babasından devralan Selim Borak’tan sonra sahnelerde görerek aşina olmaya başladığımız boyu klasik balet boyutlarında (ki Borak’larda biraz boy uzun ve sahneyi dolduruyorlar) sirinlik kumkuması bir balet adeta. Fakat Werther’in acısını, ihtirasını gerek yüz ifadeleriyle gerekse sahnedeki dansıyla kısaca vücut diliyle de gayet iyi ifade eden bir balet. Belki de bir nesil için yeni Borak’lar olmaya aday.

İlk gösterimde çok büyük pürüzler olmamasına rağmen tabii ufacık tefecik şeyler olmadı değil kayda değer olmayan çok dikkatli izleyenin belki de dikkatini çekecek cinsten. Bazı baletlerin denge sorunu yaşaması gibi… Bunlar olur geçer. Seyircilerin durumuna gelince, 16. Ocak. 2012 akşamı İstanbul’u ve yolları teslim alan kar, arabasını dışarı çıkartmaya korkan İstanbullulara büyük bir rahatlık sağladı. Yollar açıktı, hava soğuk olsada tiyatroda dışarıya taşan bir kuyruk da söz konusuydu.
Büyümenin ilk temelini argo ve küfürlü konuşmak olarak algılayan ergenlerin gene kendi arkadaşları “Sus kızım etrafına baksana kültür seviyesi burada yüksek g.t möt diye konuşup durma. Milleti ittirme deme milletin mötüne girme diyeceğine” laflarının yanında bir de Ahmet fırtınası yaşandı. Yer gösteren kızımızın sinirini hoplatan Ahmet çıkışta kapının orada pembe süveteriyle bekliyordu. Olay yer gösteren hanımefendinin “Ahmet yerimi şimdi senin şeyinin bilmem nenin sırası.”ndan gelen misafirlere saniyede gülen yüzüyle “Hoşgeldiniz efendim yer konusunda yardımcı olalım” saniyede dişlerinin arasından ve fısıltı moduna geçerek “Ahmet sonra konuşuruz…” durumu yerlerine yerleşmiş bekleme modundaki seyircilerden bazılarına komik anlar yaşattı.

Diğer tarafta localarda şişe ve bardak koyma yeri olmadığı için başını her an düştü düşecek su şişeleri ve kahve/çay bardaklarından kendini koruma altına almaya çalışan izleyiciler de cabasıydı.

Dekora da değinmeden geçmeyelim. Kadıköy Süreyya insanı biraz hüzünlendiren bir yer. AKM’den kesilmiş ufak bir dilim pasta kıvamında. Sahne küçük ama o küçük alana o kadar çok şey sığdırıyorlar ki. İnsan aferin diyor ve bir an önce AKM açılsın lütfen diye içinden geçiriyor. Trafik, otopark, ulaşım sorunu ortadan kalksın bilet parası kadar yol parası gitmesin diye içinden hayallere dalıyor bazen… Dekordan sorumlular ne kadar büyük şeyler yapar koskocaman AKM’de diye de düşünüyor. O dansçılar ne kadar devleşir diyor öte yandan diğer iç sesi insanın…

AKM’nin yoksuzluğunun acısı da Werther’in acısı gibi bazen yüreklerde hissediliyor…